2010
Saygın Okurlarım,
Gelmiş, geçmiş, gelecek politikacılarımız,
Benin bu günkü yazımdan hoşlanmayan ve beni yazımdan ötürü sevmeğe bilirsiniz, ben de sizleri sevdiğimi söyleyemem çünkü ufak olduğunuz her tavrınızdan ve yaptığınız politikalardan belli, size ben sinek diyorum kusuruma bakmayın…
Büyük bir ülkedeki politikacılar memleketi yönetmek için yeterli bir sayıyı sağlamakla yükümlü değillerdir veya rüşvet ile oy almakla bir ulus yönetilmez…
Ya siz muhalefetteki politikacılara ne demeli, ben hepinize vızıldayan sinek diyorum, “ufak sinek mide bulandırır” ve benim ne zaman midem bulasa kapalı kapılar ardında bir işler döndüğünü geniş bakış açımla görüyorum…
“Sinek Pisliğe de konar balada”, işte siz sayın okuyucularımın bu vızıldayan sineklerin nereye konduğunu geniş bakış açınızla görmenizi umuyorum, benim görüş açımla gerçekten midem bulanıyor…
Bir büyük ulus böyle olmamalıydı…
Önce siz okuyucularıma ülkemizin ufak veya ufacık bir sorununu dünden bu güne yazıyorum, hani bir zamanlar ufacık bir gemicik alınmıştı, o sularda nasıl dolaşıyorsa bende bataklıkta su alan bir kayıktan bu sorunları yazıyorum benim gemiciğim yok dostlarım, hele Beyaz Tv. hiç olmadı benim, bir rakı şişem, bir kalemim, birde kağıdım, işte o kağıda yazıyorum ve bataklığa atıyorum …
Bu yazım hangi limana ulaşır, hangi çöplüğe atılır, üzerine vızıldayan sinekler ne zaman konar acaba? Bunu da bilemiyorum…
21 Ekim 2010 tarihinde şerefle andığımız bilim kişiliği ile ülkemizde ve dünyada yer etmiş, bunun yanında yazar kişiliği ile de okuyucularına ulaşmış, bir nadide kişiden yazıma başlamak uygun olur kanaatindeyim…
Bu kişi Prof. Ahmet Taner Kışlalı.
Saygın ve sevdiğim öğretim üyesi olan Kışlalı’nın öldürülmesinin 11. yıl dönümünü üzüntü ile andık...
Bu kadar zaman geçtikten sonra düşündüm, saygın Kışlalı ve aynı düşünceye sahip olan arkadaşları neden öldürüldü ve daha önce niye öldürülüyordu?
Bu şimdiki politikacıların şekil yönünden meşgul eden olgunun başlangıç durumu ve sonucu bumu, yoksa daha önceden hazırlanan bir senaryonun parçası olarak mı öldürüldü?
Bu sorunu cevabını ayrıntılı olarak görünüyor, bazı arkadaşlarımız bunu görmüyor, görmek için şimdiki Türkiye Fotoğrafına geniş açı ile bakmak gerekir…
Saygın Kışlalı öldüğü zaman yine politikacılar ortaya çıkıp konuşmuşlardı, aynı olmasa da Uğur Mumcu’nun arkasından şeref ve haysiyet yemin eden politikacılarımız gibi herkes kendi çapından ölüm sebebine cevap veriyordu…
Prof. Ahmet Taner Kışlalı’yı sevenler ise şimdiki gibi şunları söylüyordu; Atatürk ve devrimlerinin çağa uymadığını iddia edenlere karşı bilimle, akılla, zekâyla bunun tersini savunup kanıtlarla onları yendiği ve fikre ve düşünceye saygısı olmayanlar tarafından tetikçi tutularak öldürüldü tezini savuluyor…
Saygın Kışlalı bunu yanında yazılarında Kemalizm’in çağdaş yorumunu yaptığı, bu fikir doğrultusuna Atatürk’ü tüm verdiği veya katıldığı panellerde yazdığı yorumlarında herkese Atatürk’ün yaşam biçimi ile ve günceliğini gösterdiği içinde öldürüldüğü savunuluyor…
Geçtiğimiz haftalarda “Kanal D” de yayınlana “Genç Bakış” Programında Konuk olan biri vardı ki çok ilginçti; Adnan Menderes Üniversite`sindeki bir toplantıda Hürriyet Gazetesi köşe yazarı ve eski genel yayın yönetmenine sorula soru üzerine geliyordu ki; Sayın Ertuğrul Özkök “ Ben Kemalist değilim” demişti yine bir soru geldi, genç bir üniversiteli kız "Ruhunuzu kaça sattınız?" diye soruldu…
İnanın satışlar beni ilgilendirmiyor, ama soru güzeldi...
Biraz “Genç Bakış” Tv. Programındaki Sayın Ertuğrul Özkök söylevinden önce, Prof. Ahmet Taner Kışlalı katlinden, halin bir tuzakla öldürülmesinden sonra 10 Haziran 2008 tarihinde Fatih Altaylı'nın yönetimdeki Teke tek programında bakın ne olmuştu…
Teke tek programında evet, Orda kimler satışa gelmiş ve ne yapmışlardı…
Fatih Altaylı'nın o akşam Teke Tek'te konukları üniversite öğrencileriydi.
Kevser Çakır ve Nuray Bezirgan isimli türban eylemcisi bayan öğrenciler açıklamalar yapmıştı şimdi o açıklamaları yorumsuz olarak veriyorum…
Fatih Altaylı: Sizin facebookta bir siteniz mi var? Kevser adlı arkadaşımızın facebook adlı paylaşım sitesinde İran devriminde Ayetullah Humeyni’nin fotoğrafları yer alıyor. Doğru mu?
Kevser Çakır: Bir tane fotoğrafı var evet. Evet, seviyorum ve saygı duyuyorum.
Fatih Altaylı : Ama o Şii . Humeyni’nin nesini seviyorsun?
Kevser Çakır: Şii olması önemli değil. Benim için Müslüman biri. Hümeyni’yi seviyorum.
Fatih Altaylı : Ama İran'da baskı rejimi var.
Kevser Çakır: Ama İran'daki rejimi ben desteklemiyorum
Fatih Altaylı: Ama kurucusu Humeyni.
Kevser Çakır: Humeyni’nin aynı görüşleri sahip olması anlamına gelmez bu. Ben Humeyni'yi seviyorum şahsen.
Fatih Altaylı: Sen seviyor musun?
Nuray Bezirgan: Evet seviyorum.
Fatih Altaylı: Atatürk’ü seviyor musun?
Nuray Bezirgan : Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecekse ben sevmiyorum.
Atatürk'ün yetkiyi padişahtan alırken yani saraydan alırken laik bir Cumhuriyet kurmak için aldığını düşünmüyorum. Halk o zaman İslami değerler için savaştı. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın başlaması da Kahramanmaraş’ta Fransız askerlerinin Nene Hatun'un başörtüsüne uzanmasıyla olmuştur.
Fatih Altaylı: Maraş’la Erzurum’u birbirine karıştırdın.
Nuray Bezirgan: Her neyse. Maraş’ta Fransız askerleri bir kadının örtüsüne saldırıyor. Sütçü İmam buna karşı ilk ateşi açıyor. Böylelikle Kurtuluş savaşı başlıyor. Sonuçta cepheye cephanelik taşıyan kadınlar o dönemin insanları, o dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz hep Müslüman insanlar.
Fatih Altaylı: Peki bu ülkenin Kurtuluş Savaşı'nı örgütleyen bir adamı niye Humeyni kadar sevmiyorsun. Bunu merak ettim. Eğer Atatürk olmasaydı burada belki de İngilizler vardı, Fransızlar vardı.
Nuray Bezirgan: Yani İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı. Zaten mesele bu yani. İnsanlar bana Atatürkçülük adına zulmediyorlarsa benden Atatürk'ü sevmemi bekleyemezsiniz.
Kevser Çakır: Yani bir insanın ismi üzerinden ideolojik bir kurgu oluşturulmaya çalışıldığı için bunlar oluyor. İyi Bir asker. Bunu biliyoruz.
Fatih Altaylı: Bu ülkeyi düşmanlardan arındırma sebebi. En azından bir minnet duygun yok mu?
Kevser Çakır: İyi bir asker biliyoruz.
Fatih Altaylı: Bugün sizin savunduğunuz özgürlükçü, cumhuriyeti kuran sizin temsil ettiğiniz iradenin, bugün iktidar olmasına olanak veren de rejimi kuran da yine Atatürk değil mi? Camileri de kapatmamış.
Nuray Bezirgan: Benim fikirlerimi savunacak parti kurulamaz Türkiye’de. Zaten bu yasak. Benim fikirlerimi herhangi bir parti savunmaya kalktığı zaman parti kapatılır.
Müslümanlar haklarını elde etmek için gece gündüz çabalarlar. Birileri gelir parlamentonun azıcık bir özgürlük tanımlamasına bile Atatürk adına, Cumhuriyetçilik adına, demokrasi adına ne adına olursa olsun özgürlüklerimizi elimizden alır.
Ben tamamıyla özgür olduğum hak ve özgürlüklerimin kısıtlanmadığı bir sistem istiyorum.Mesela siz nasıl ki başörtülü hakim bir hanımdan rahatsız olacağınızı söylüyorsanız ben sizin, mesela bu fikrinizin temelde Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet'te bizlerin hep tehdit olarak sizlere sunulmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
Fatih Altaylı : Hayır ondan kaynaklanmıyor. Sizin “siz, biz” demenizden kaynaklanıyor.
Siz İslami inançları sizin tarafınızda yaşamayan veya sizin gibi algılamayan insanları farklı görüyorsunuz. Sen, Recep Tayyip Erdoğan ve başkaları "siz- onlar, biz-onlar" dediğiniz zaman kendimi kötü hissediyorum.
Nuray Bezirgan: Sizin inancınız ne olduğu beni ilgilendirmiyor. Benim ilgi alanım değil. Kişi istediği dine sahip olur ya da olmaz yada dinsizdir. Bu benim size ikinci sınıf vatandaş olarak göreceğim anlamına gelmez. Ama Fatih Bey siz başörtülü bir hakimden rahatsız olduğunuzu söylüyorsunuz
Fatih Altaylı: Önyargılı olur diye rahatsız olurum.
Nuray Bezirgan: Tabii ki. Önyargınızın temelinde 85 yıldır yürütülen laik sistemin dayatmalarının olduğunu düşünüyorum. Biz hiçbir zaman özgür olamadık. Hiçbir zaman kendimizi ifade edemedik. Siz hiçbir zaman başörtülü bir hakim tarafından yargılanmadınız. Dolayısıyla bu şekilde düşünüyorsunuz.
Fatih Altaylı: Senin rejimden istediğin ne? Üniversiteye gitmen, kamusal alanda görev yapman dışında ne isteğin var?
Nuray Bezirgan: Ben başörtümle birlikte sosyal hayatta da var olmak istiyorum.
20.10.2010 tarihinde türban konusu için YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIGI Basın Bürosu bir açıklama yaptı ve 20.10.2010 akşamı, yoğun olarak 21.10.2010 da ortalığı yine çöplerinden çıkarak sinek sardı, o sineklerin vızıltıları ile tüm medya doldu, diyorum ya midem bulandı arkadaşlar…
Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın öldüğü zamanlarda ABD’den yine o zamanlar ve şimdileri yüksek sesle söyleyenler kendilerini çok akıl olarak lanse eden öğretim görevlileri örneğin; Graham Fuller, Henze, Huntington gibilerin çoğu “Atatürk’ü ve Kemalsizimi terk edin” derken, şimdileri Tv. Kanalarında Sayın Ertuğrul Özkök “ Ben Kemalist değilim” , 2008 de yine Tv. Kana çıkan öğrenci Nuray Bezirgan “Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecekse ben sevmiyorum. “ demesi Özkök daha doğru bir söylev tarzı olmaz mıydı?
Prof. Ahmet Taner Kışlalı 11 yıl önce, Atatürk ilkelerinin ve Kemalsizimin hâlâ en etkili yol gösterici olduğunu anlattığı içinde öldürülmüş olabilir mi diye düşüne bilirsiniz…
Şimdi yukarıda yazdığım politikacılara gelelim, günümüzde büyük olay ve manşetlerde olan Türban konusu çok büyük bir olaymış gibi gösterildiği sürece, evet bu büyük bir sorun olmaktan ileri gidemez ve başka konuları örmek için bu sorun devamlı gündeme getirilecektir.
Şimdi yukarıda yazdığım politikacılara gelelim, günümüzde büyük olay ve manşetlerde olan Türban konusu çok büyük bir olaymış gibi gösterildiği sürece, evet bu büyük bir sorun olmaktan ileri gidemez ve başka konuları örmek için bu sorun devamlı gündeme getirilecektir.
Tüm partiler dikkat edelim dostlar, her parti sözde kendi politikaları gibi kendine göre bu türban konusunu işliyorlar. Bu aynı bir örümcek ağı gibi işlene ve de politikaları yönlendiren bir oluşum olarak görmek mümkündür. Bu tür politikaya yapışan sinekler örümcek tarafından daha geç yutulmak için gruplar kurarak politik çıkar sağlamak için vaktin kazanmak için vakit harcayanlardır. Arkada yapılan senaryoları görmeyecek kadar ufak kafalılardır. Hepsi dar bakış açısı ile Türkiye’ye şekil açısına bakıyorlar ve dünyaya böyle bir ülke portesi çiziyorlar…
Böyle gidersek, Bilim, teknikten uzaklaşmış bir ülke, uşak olmaya yakın bir ülke olacağız kesin görünüyor…
Ben 16-10-2010 tarihinde bir yazı yazdım, beni takip edenler bu yazımda bu olaylara dikkat çektiğimi görmüşlerdir…
İnanın ufak olaylar memleketimizde medya yolu ile büyütülüyor, ufak insanlar bir halt etmiş gibi iyi veya kötü yönden lanse ediliyor, reklamın iyisi kötüsü olmaz diye politikalar uygulanıyor, arkada oynanan oyunlar görülmüyor, büyük ulusun işte ufak sorunları,
Buda insanların nasıl hangi yönde lanse edildiklerini gösteren bir fotoğraf karesi olarak önümüzde görünüyor bunun yanında yine bu fotoğraf karesinde görünmeyen senaryo olarak büyük senaryonun parçası olarak geniş açıyla bakılınca görülüyor…
1999 yılında senaryolar yapılmaya başlandı sinekler ülkemizi bastı, her tarafta çöp yuvaları oluşturuldu, yakın komşularımız kendi çöplerini bizim memleketimize atmaya başladılar…
Bu çöpleri sıkıştırmaya başlayan dış istihbarat kurumları planlarını yapmaya ve de sineklerini yollamaya devam ettiler…
ABD ve İsrail bunların başını çekiyordu, ABD Ortadoğu’da İsrail’i merkez olması için her türlü teknolojik uygulamayı zaten İsrail’e verilmişti ve buları uydu bir devlet yapmıştı, bazen bu uydunun yönetimini kaybetse de uyduyu düzeltiyordu…
İsrail ve yönetim tabakası sonradan görme olarak ABD’nin yardımı ile ülkeyi yönetiyordu, bu uydu ülke Ortadoğu’da bir partner bulmak gerekliydi…
BOP için İsrail’i kullanmak biçilmiş kaftandı, birde görünüşte kavgalı ama kapalı kapılar ardında partner olacak sonradan görme bir hükümet tablosunu Türkiye’de oluşturulursa Ortadoğu’da ABD’nin operasyonları daha kuvvetli olacaktı…
Senaryolar önceden yazılmış ve uygulamaya 1999 yılında hızla konuluyordu…
Yukarda yazdığım olgular ufak sorular olarak dar bakış açısı ile halka gösteriliyordu 1989 yılından başlayarak yapılan olgular ve sonuçları ne Türk nede İsrail halkına gösterilmeyecek politikalar üretiliyordu…
Hep kapalı kapılar ardında sorunlar ufaltılıyordu…
Gelecek yazımda 1989-1999 milenyum öncesi yapılan istihbarat oyunlarını biraz irdeleyeceğiz….
Saygılarımla…
Cessur Demirali Gürsu
Rogg & Nok Genel Yayın Yönetmeni
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder