Pazartesi, Aralık 12, 2011

2000-2011 ve devamında ben hiç susmadım ki !! -54- Şair kalemiyle katil baltasıyla yatar…

2009





(Aferin almak için tarih

CTP milletvekili Özdil Nami 7 Ocak 2006 günü  Kıbrıs TV’de Taylan Kav ile yaptığı  söyleşi sırasında “tarih kitaplarından milliyetçi unsurları çıkardık, bu kitapları Strazburg’a götürdük, bizi takdir ettiler, bize aferin dediler, ama Rumların tarih kitapları halen milli unsurlarla doludur” demiştir.

Bunca gaflete ne demeli?!.. Atalarımızın  “Gafleti çok olanın devleti yok olur” sözü boşuna değilmiş. Gaflet, iktidar olacak kadar çoğaldığına göre vay halimize.)  

Orta III. Kıbrıs Tarihi ders Kitabı Cumhuriyeti Türkiye zorla dayattı diyor:

Sayfa 70’te “1958’de Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs’ta Bağımsız bir Cumhuriyet kurulması için oturup anlaştılar ama Kıbrıs’taki kamuoyunu (Kıbrıslıları demek istiyorlar) dikkate almadılar. Anavatanların bulduğu çözüm beklentilerden uzaktı” denilmiştir.

Türk-Rum çatışmasına bir neden buluyorlar da olayların Rumların ENOSİS isteklerinden ve Megali İdea’dan kaynaklandığını reddediyorlar, AKRİTAS Katliam Planı ile Kanlı Noel saldırılarına Rum-Yunan iddiaları paralelinde meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar.

Tarih kitabımıza göre;

–– Anavatanların bulduğu çözüm beklentilerden uzak olduğu için 1963 Kanlı Noel yaşandı. Yani Kıbrıs’ta yaşanan katliamların sorumlusu anavatanlardır, Anavatan Türkiye de Yunanistan kadar suçludur, Rumlar suçsuzdur demeye getiriyor, çocukların kafasına bu sakat fikirleri sokmaya çalışıyorlar.

Anavatanlar Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına sebep olmasalar Rumlar ENOSİS’ten vazgeçecek miydi?

Bizler durmadan hedefi değiştirirken, Rum ve Yunanlılar 200 yıldır tek bir hedef doğrultusunda (ENOSİS) ve onu gerçekleştirmek için önlerindeki engelleri yok etmeye çalışmıştır. Bu engel Kıbrıs’taki Türk varlığı  idi.  Gerçekleri bu kitapları yazanlar da biliyor ama AB patronlarına hoş görünmek uğruna yazmıyor, yazamıyorlar.

İşte Tarih böyle saptırıldı:

“Neden Bu Duruma Gelindi ?” başlığının altındaki spotlarda:

a.  “Gizli kurulan mücadele örgütlerinin faaliyetleri” sorumlu gösterilmekte “Türk ve Rum mücadele örgütleri Kıbrıs’ı kan gölüne çevirerek bölünmesine neden oldu” mesajı verilmektedir. Bu iddiayı yaparken Türk Mukavemet Teşkilatı’nın bir saldırı örgütü değil, sadece savunma örgütü olamadığı, hermen hiçbir saldırı gerçekleştirmediğini, Kıbrıs Türkünü Rum-Yunan saldırı ve katliamlarına karşı koruduğunu neden görmezden ve bilmezden geliyorlar?

b. “Olayları tek taraflı yansıtan basın olmasa onca Türk kanı dökülmeyecekti” mesajı verilerek suç basın’a yüklenmektedir. 1963 KANLI NOEL’inin sorumlusu BASIN mı, siyasetçiler midir?

c. “Türkiye ve Yunanistan halklarından gelen milliyetçi mesajlar”

Bu mesajlar gelmese “biz Rumlarla çok iyi; Kıbrıslı Kıbrıslı, adalı adalı, mutlu mutlu geçinip gidecektik. Suçlu Anavatan halkı” mesajı veriliyor. Tam bir pişkinlik.

e. Siyasetçilerin demeçleri.

“Hain siyasetçiler demeç vermese Kıbrıs’ta Rumlar ENOSİS isteyip Türklere soykırım uygulamayacaktı” demeye getiriyorlar. İnanılmaz ama gerçek. Bunlar Tarih Kitaplarında yazıyor.

Sayfa 93’te verilen parçada, Rum saldırı ve katliamlarından bahsedilmemekte ama ‘Gökyüzünü yırtarak gelen Türk Uçaklarından’ söz edilmektedir.

Yine sayfa 93’te bu kitaba göre “fazla bir olay olmadan ateşkes ilan edilmiş ve 2 taraf arasında Tarafsız bir bölge” oluşturulmuştur denilmekte “Anayasanın sorun olarak gördükleri unsurları değiştirilse Kıbrıs’ta olay olmayacaktı” mesajı verilmektedir.

Gerçekler yukarıdaki iddiaların tam tersidir. Türk uçaklarının geliş nedeni, Rum-Yunan saldırılarının, yapılan bütün uyarılara karşın, durmamasıydı. Kanlı Noel’i Küçük Kaymaklı saldırılarını, Türkeli katliamını, Türk hastaların devlet hastanesinde katledilmesini, verilen onca şehidi, yaşanan onca katliamı “fazla bir şey olmadı” sözleri ile geçiştirmeye çalışmak hangi gerçekçiliğe sığar? Daha ne olmasını bekliyorlardı acaba?...

Rumların, anayasada var olan Türk haklarını kaldırmak için istedikleri 13 maddelik değişikliğin kabul edilmesi durumunda, saldırıların olmayacağı iddiası ise bir başka kuyruklu yalandır. Unutuyorlar ki Akritas Katliam Planı ve cinayet örgütleri 13 maddelik değişiklik talebinden önce hazırlanmış, saldırgan katiller silahlandırılmış, eğitilmiş ve hazır hale getirilmişti.

Sayfa 100’de ‘Johnson Mektubu’ adı altında öğrencilere verilmek istenen mesajı Johnson’un ağzından, Johnson’a söyletilmektedir:

a. Türkiye diğer garantörlere danışarak görüşmelere devam etmelidir.

b. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi 2 NATO üyesi arasında savaşa neden olabilir. (O nedenle Türkiye müdahale edemez demek isteniyor)

c. Türkiye ABD ile anlaşma yapmıştır ve buna göre ABD yardımını müdahalede kullanamaz.

d. Türkiye’nin adaya müdahale etmesi binlerce Türk’ün ölümüne neden olabilir.

Johnson mektubunun amacı Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek, Anavatan Türkiye’den umutlarını kesen Kıbrıs Türklerini teslim olmak zorunda bırakmak, ABD’deki Yunan lobisini memnun etmekti.  

Orta III. Kıbrıs Tarihi ders Kitabında Denktaş  düşmanlığı:

Sayfa 106’da “Kıbrıs T. Cemaat Meclisi Başkanı R. R. Denktaş Kıbrıs’a dönüyor” başlığı altında (Resmini de koydular), Sn. Denktaş suçlanmış ve “Memleket aleyhine işlediği suçlar ve ülke zararına bulunduğu hareketlerden dolayı cezalandırılacağı için R.R. Denktaş geri dönmedi denilmiştir.

Burada Sayın Denktaş’ın  “Türk tezini savunduğu için suçlu ilan edilerek 4 yıl 3 ay 5 gün adaya sokulmadığı ve sürgün hayatı yaşamaya zorlandığı” izah edilmemekte, “cezalandırılacağını duyunca adaya geri dönmedi” cümlesi ile “korktu, geri dönmedi” mesajı verilmeye özen gösterilmiştir. Gerçekler tersyüz edilerek tarih kitabında Denktaş düşmanlığı işlenmektedir. Tarih bilimi veya objektif tarih bu mudur?

Sayfa 106’da son paragrafta “Denktaş; Başsavcılığa yazdığı yazıyla bir daha adaya kanunsuz yollardan giriş yapmayacağının garantisini vererek Türkiye’ye iadesini istedi” denilmiştir.

Denktaş’ın adaya kanunsuz girdiği iddia edilerek:

“a. Sn. R. R. Denktaş suçlu ilan ediliyor,

b. Sn. R. R. Denktaş’ın memleket aleyhine işlediği suçlar var,

c. Ülke zararına bulunduğu hareketlerden dolayı adaya sokulmadı.” deniyor.

Gerçeğin farklı  olmasına karşın, Rum ağzından yapılan peşin yorumla Sn R. R. Denktaş suçlu ilan edilmekte, Türk çocuklarına “sizin lideriniz azılı bir suçluydu” denilmektedir. Nerede ise, ellerinden gelse yargısız infaz yapacaklar. Verilmek istenen mesajın amacı nedir?... Doğruyu yazmağa elleri varmıyor mu?

Eğer öğrencilere “TÜRK tezini ve Kıbrıs Türklerinin hakkını BM’de savunduğu için adaya dönüşü Rumlar tarafından engellendi,  4 yıl 3 ay 5 gün zorunlu olarak ada dışında yaşamaya zorlandı” dense ne olurdu? Siz yargıç mısınız ki “Denktaş suçluydu” hükmü ile infaz yapıyorsunuz? Eğer tarih kitabı yazıyorsanız niçin tarihe sadık kalmıyorsunuz? Niçin her biriniz birer Karen Fogg davranışı sergiliyorsunuz?

Sayfa 106’da Sayın Denktaş’ı Rum ağzı ile suçlayarak okul çocuklarını yanlış yönlendirmeye,  ulusal liderlerine düşman yapmaya çalışanlar unutmasınlar ki bugünkü varlıkları dâhil ona çok şey borçludurlar. Unutmasınlar ki:

–– O yürüdü ve son 50–60 yılın Kıbrıs Türk tarihi oluştu.

–– Davamızı yılmadan, bıkmadan, usanmadan en inançlı  şekilde savundu,

–– Akdeniz’in doğusunda bir Türk Devletini tarihe tescil ettirmeyi başardı,

–– O’na dil uzatanlar gerçekte devlete ve ulusal davaya dil uzatmaktadırlar.

Çocuklarımıza yalan ve iftiraları değil, gerçekleri öğretiniz. İzin verin çocuklarımız Sn. Denktaş’ın doğrularını bilsinler, bu devlete ve ulusal davaya onun mücadelesinden alacakları ilhamla sahip çıksınlar. İşte o zaman bu adada Türklük ve KKTC dünya durdukça var olmaya devam eder.

Güçsüz Türkiye mesajı veriliyor:

Sayfa 114’te “Türkiye Kıbrıs’a bir kez daha müdahale edememişti” denilmekte, devamında ise “Çünkü askeri imkânları yetersizdi” iddiası yapılmaktadır.

Geçmişte Tarih kitaplarında Türk milletinin tarihe yazdırdığı altın sayfalar, destanlar yer alırdı. Yeni Tarih ders kitaplarında ise başarılar saklanıp sadece olumsuzluklar konu edilmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmemesi, imkânlarının yetersiz olmasından çok, ABD’nin, NATO’nun, Altıncı Filo’nun engellemelerinden, İngiltere’nin ayak oyunlarından, SSCB’nin tehditlerinden, BM’nin aldığı  kararlardan dolayıdır. Türkiye en zayıf olduğu dönemde dahi askeri açıdan bütün bu saydığım devletlerden daha güçlü idi. Bunu da 1950’lerde KORE savaşlarında dünyaya ispatlamıştır.

Asker-sivil çatışması vardı deniyor:

Sayfa 115’te “28 Aralık’ta Geçici Türk Yönetimi kuruldu. 1963’ten 1967’ye kadar ise Genel Komite yönetti toplumu ama Genel Komite döneminde Askeri Yöneticiler, Sivil Yöneticilere göre daha etkiliydi ve Sivil-Asker siyasi çekişmeleri hep yaşandı” denilmiş ve şöyle devam edilmiştir: “Çok sesli yapıyı ortadan kaldırmak için girişimler oldu ama uzlaşma sağlanamadı”

Yine Tarih kitaplarında bütün olumsuzluklar sıralanmıştır. O dönemin askeri yöneticileri Bayraktar, Sancaktarlar ve Serdarlardı. Onca yokluk ve imkânsızlıklar içinde ne yapılabilirdi ki?  Zaman zaman ortaya çıkan görüş ayrılıklarını “sivil-asker çekişmesi”; toplumsal bütünlüğü koruma çabalarını “Çok sesli yapıyı ortadan kaldırma girişimi” diye tanımlamak yanlış bir yaklaşımdır. Hangi ulusun tarih kitabında böylesi aymazlıklar sergilenmeye kalkışılmıştır? Öyle olduğunu bir an için farzetsek bile onca birlikte yapılan olumlu icraatlar konu edilmezken (Sözkonusu edilen dönem 1963–1967 dönemidir) neden ille de olumsuzlukların kitaplara alınmasında ısrarlı davranılıyor?.. Hatırlatma yaparsak Kanlı Noel’in başladığı günlerdi, Akritas soykırımının uygulamaya konduğu günlerdi, Kıbrıs Türkü ilk kez savaşla tanışmıştı. Lefkoşa’da başlayan olaylar bütün adaya yayılmıştı. Kumsal Baskını’nı, Kaymaklı olaylarını, Ayvasıl’ı, Erenköy’ü, Geçitkale ve Boğaziçi olaylarını ve ada sathına yayılan savaşı yaşadık. Bu durumda bir de Askeri yöneticilerle sivil yöneticilerin çatıştığı iddiası yapılıyor. “Kıbrıs Türkleri ile Rumların çatışması yok ama Türkiyeli askeri yöneticilerle Kıbrıslı sivil Türklerin çatışması var. Kıbrıslılar kendi aralarında dost, çatışan ise Türk askerleri ile Kıbrıslı Türk siviller”. Bravo doğrusu.. Çocuklarımıza hem tarih öğretiyorlar, hem de örnek almaları için yönlendiriyorlar.

Orta III. Kıbrıs Tarihi ders Kitabı Kıbrıs Türk Barış  Harekatı Karşıtı:

Sayfa 122’de I. Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’nda onca olaydan kitaba girecek olan sadece ‘Kocatepe muhribinin Türk Savaş uçakları tarafından batırılması’ olayı ve Sn. Ecevit’in yukarıdaki 38. maddenin başında söylediği cümleler seçilmiştir.

Barış Harekâtı  ile ilgili olan olumsuzluklar sadece bunlar olduğu için bunları  kitaba almışlardır. İleriki maddelerde bir de “Barış Harekâtı’na Tepkiler” başlığı altındakiler vardır. O başlık altındakiler, yukarıdakilerden de daha büyük olumsuzluklar içermektedir.

Sayfa 124’te “I. Harekâta Tepkiler” başlıklı bölüm, I. Harekât’a ayrılan bölümden daha fazla yer tutmuş. Burada Barış Harekâtı’na karşı söylenmek istenen olumsuz cümleler, ustaca bir yaklaşımla Birleşmiş Milletler söylemiş gibi öğrencilere aktarılmış ve “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yabancı müdahalesinin son bulmasını ve yabancı askerlerin adadan ayrılmasını öngören karar alındı” denilmiştir.

Bu örnekle Türk çocuklarına öğretilmek istenen “yabancı askerlerin adadan ayrılması” gerektiğidir. Türk askeri yabancı askermiş ve adadan ayrılmalıymış. Okullarımızdaki Tarih kitaplarına bile bu yazıldıktan, çocuklarımıza bunlar öğretildikten sonra, Rumların, BM’nin, AB’nin ne söylemesini bekliyoruz?.. Bu kitaplar Türk tarihçiler tarafından Türk çocukları için değil, Rum yazarlar tarafından Rum çocukları için yazılmış gibidir. Ne acıdır ki bizim çocuklarımıza okutuluyor.

Sayfa 124 “Dünya basını da Türkiye’nin müdahalesine sessiz kalıyordu” denildi.

Adeta üzülerek yapılan bir şikâyet… “Onca Rum kardeşimiz öldürülürken, Dünya Türk müdahalesine karşı çıkmalıydı ama sessiz kaldı” demeye getiriyorlar. Onca insanın ölümüne rağmen dünya sessiz sessiz seyrediyor diye, üzüntü ile birlikte çaresizliği de belirten bir cümle… Rum’un ruh hali içerisinde, ‘Birinci Harekâta Tepkiler’ başlığı altında dile getirilmiştir. Akritas Soykırım Planı Türk toplumuna uygulanırken bile böyle bir cümle yazılmamış, böyle bir yaklaşım sergilenmemiştir. Türk çocuklarına okutulan Tarih kitaplarının içeriği maalesef böyle.

Sayfa 124’te “Cenevre Görüşmeleri” başlığı altında “Yunanistan; Türk askerinin adadan çıkarılmasını ve adadaki anayasal düzene dokunulmamasını sağlamaya çalışıyordu” denilmiştir.

Ada’da anayasal düzeni bozan Türk askeri değildi. Gerçekleri ve tarihi bilmeyen bir öğrenci bu cümleyi okuduğu zaman Türk askerinin adada anayasal düzeni bozduğunu, Yunanistan’ın anayasal düzeni korumaya çalıştığı düşüncesine kapılır. Orhan Pamuk’a değil, barış uğruna (!!) bu kadar yalanı  Türk tarih kitabına yazanlara Nobel Barış ödülü verilmelidir:

a. Adada Anayasal Düzeni bozan Türk Askeri değildi, ‘Anayasayı tanımam ve anayasanın Türklere tanıdığı hakları uygulatmam’ diyen Makarios ile ona destek veren Yunanistan’dı. Amaç ENOSİS’e ulaşmak için Kıbrıs Cumhuriyeti’ni sıçrama tahtası yapmaktı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Earnest Fortshoff bu nedenle görevinden istifa ederek Kıbrıs’tan ayrılmıştı. Bunların çocuklarımızdan saklanmasının nedeni nedir? Gerçekler saklanırken amaçlanan yarar nedir?

b. Kıbrıs’a Türk askeri bozulan Anayasal düzeni düzeltmeye gelmişti

e. Kıbrıs’ta, Yunan Temyiz Mahkemesi’nin 21 Mart 1979 tarihli 2658/79 sayılı kararında da dediği gibi ‘Anayasal Düzeni bozan Yunan Cuntası ve Yunan Subayları’ idi, Türk Askeri değildi.

f. Kıbrıs’ta Anayasal düzeni bozan, aldığı Rum yanlısı kararlarla (1983/541 ve 1984/550 sayılı kararlar v.s.) Birleşmiş Milletlerdir, Türk Askeri değildir

g. Kıbrıs’ta Anayasal Düzeni bozanlar, Rum-Yunan işbirlikçiliği yaparak KKTC’nin Self Determinasyon hakkını kullanmasına -Uluslararası Hukuk ‘EVET’ derken- ‘HAYIR’ diyen Birleşmiş milletler, AB ve ABD’dir.

Direniş  görmeyen harekât gerçekleştirildi:

Sayfa 122’de I. Barış Harekâtı için “20 Temmuz sabahı kara, hava ve denizden müdahale başladı, akşama hiçbir direnişle karşılaşmadan hedefe ulaşıldı” denilmiştir.”

Oysa I. Barış Harekâtı’nın yaşandığı 20, 21, 22 Temmuz 1974 günleri Kıbrıs’ta yakın tarihin en şiddetli savaşlarından biri gerçekleşmiştir.

Direniş olmadı  da (hep Türkler uçaklarla bombaladı da) İbrahim Karaoğlanoğlu da dâhil onca şehit nasıl verildi?... BARIŞ Harekâtı’ndaki şehit, kayıp ve yaralılarımızın dökümü aşağıdadır:

Türk Silahlı  Kuvvetlerinden                         499       Şehit                                                                         

          1200       yaralı

Kıbrıslı mücahit ve sivillerden                       664      Şehit                                                                          

803      kayıp                                                          

           3500      yaralı                                                           

             280      sakat

Barış Harekâtı  için tarih ders kitaplarına “Sabah çıktılar, hiçbir direnişle karşılaşmadılar, akşama hedefe ulaştılar”  diyenler, binlerce sayfalık kitaplara sığdırılamayan Barış Harekâtını 3–4 satırlık bir paragrafa sığdırmışlar. Yüce Atatürk’ün ‘Tarih yazmak, Tarih yapmak kadar zordur’ cümlesini yalanlayarak bir çırpıda, çabucak yazıp Türk çocuklarını bilgilendirmişler.

Sayfa 124’te ‘Cenevre Görüşmeleri’ başlığının altında alınan kararlar 5 maddede toplanmıştır. Son maddede “Tüm taraflarca kabul edilecek bir çözümden sonra Türk askerinin adadan ayrılması konusunda görüş birliğine varıldı” denilmektedir.

Tarih kitaplarını  yazanlar Cenevre görüşmelerinde alınan kararları Annan Planı  ile mi karıştırdılar? Cenevre Konferansı’nda Türk askerinin adadan ayrılması konusunda herhangi bir antlaşma veya görüş birliği yoktur. “kademeler halinde azaltma” Türk askerinin ayrılmasının kabul edildiği anlamın gelmemektedir. Bu iddiayı yapanlar ya okuduklarını anlamıyorlar, ya da bilerek yalan yazıyorlar. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit “bunun asla söz konusu olmayacağını ve 1974 öncesine dönüşün de söz konusu olamayacağını” defalarca vurgulamıştır. Kabul edilen maddenin aslı ve doğrusu aşağıdaki gibidir:

Kıbrıs’ta kalıcı, adil ve her iki tarafın kabul edeceği bir çözüm çerçevesinde güvenlik ve karşılıklı itimat tesis edilince, Ada’daki çeşitli kuvvetler, silahlar ve cephane uygun zaman dilimleri içinde ve kademeler halinde azaltılacaktır

Bu hüküm Türk Askerinin adadan çekileceği anlamına mı geliyor ki Türk çocuklarına “Türk askerinin çekilmesini Cenevre görüşmelerinde kabul ettiler ama hala çekmiyorlar” mesajı veriliyor?.. “Türkiye ne seni, ne paranı, ne askerini istemiyoruz” diyebilen sapık düşüncenin tezahürü Tarih dersi kitaplarına kadar yansıtılabilmiş. Bravo!...

Burada bir başka gerçeği daha belirtmekte fayda vardır. Tarih dersi kitabına alınan “Türk askerinin adadan ayrılması konusundaki görüş birliği” cümlesini Rum yazarlar tarafından hazırlanan kitaplarda dahi bulamadık. Üzülerek vurgulamak durumundayız ki Cenevre görüşmelerindeki maddeleri tek saptıran, Tarih Kitaplarının yazarları, sözde Türk Tarih yazarları ve uzmanlarıdır. Kraldan Kralcı olmayı başarı ile yerine getirmişlerdir. Geleceğimizin güvencesi çocuklarımızın eğitiminin böylesi ellere düşmüş olmasına üzülmek yeter mi?!

Kıbrıs Türk Barış Harekâtı hata mı idi?... Hata diyenlere ithaf olunur.

İşte Başbakan Bülent Ecevit’in 20 Temmuz 1974 sabahının ilk saatlerinde ABD temsilcisi Josef SİSCO’ya söyledikleri:

“Bundan 10 yıl önce yine böyle bir gece yarısı bir Amerikalı diplomat gelerek Kıbrıs’a müdahale edilmemesini istemişti. Tarih tekerrür eder ama hatalar tekerrür etmez. O zaman siz müdahaleyi önlemekle hata ettiniz. Biz de bu isteğinizi kabul etmekle aynı hatayı işledik.  Bu sefer aynı hatayı işlemeyeceğiz.”

Sayfa 126’da “Rumlar da Kıbrıs Türklerinin yaşadığı gibi hem evlerini ve köylerini terk etmek zorunda kaldılar hem de savaş sırasında yakınlarını kaybettiler” denilmiştir.

Türk öğrencilere, “Türk askerinin zavallı Rumları evlerinden ve köylerinden kovduğu ve öldürdüğü” yalanını öğreteceğinize, onlara bu kitapları hiç vermeyin, kendi başlarına bile daha yararlı bilgiler öğrenebilirler ve milli bilinçlerini de kazanabilirler.

Türk çocuklarına “Kıbrıs Türk Barış Harekâtı hataydı, yapılmamalıydı ama yapıldığı için bakın neler oldu, Rumlar evlerini ve köylerini terk etmek zorunda kaldılar hem de savaş sırasında yakınlarını kaybettiler.” mesajı da bu satırlarda verilmek istenmektedir.

Gerçekte bu müdahale yapılmasaydı tek Türk kalmayacaktı. Bunun da ispatı Muratağa’dır, Atlılar’dır, Sandallar’dır, Taşkent’tir. İfestos Katliam Planıdır. Ama nedense bu gerçekler tarih kitaplarımızda yer bulmamıştır. Bu tarih kitaplarında hata olarak gösterilmeye çalışılan Türk müdahalesi için Yunan Temyiz Mahkemesi bile 21 Mart 1979 tarih ve 2658 sayılı kararında “Türk Ordusu’nun Kıbrıs’a müdahalesi yasaldır, suç Yunan Cuntası’na ve Yunan subaylarına aittir” demiştir. Averof bu kararı “ÇOK GİZLİ” ibaresi ile kasasına kilitleyerek duyulmasını engellemeye çalışmıştı.

Sayfa 127’de “II. Barış Harekâtı’na Tepkiler’ başlığı altında “Tepkiler Birinci Harekâtla kıyaslanamayacak kadar sertti… Tepkilerin en yoğunlaştığı nokta Türkiye’nin Garanti Antlaşması’nı ihlal ettiği” idi denilmiştir.

Sayın Bülent Ecevit garanti antlaşmalarını ihlal etmek şöyle dursun, Garanti anlaşmalarının Türkiye’ye verdiği garantör devlet hakkına dayanarak Barış Harekâtını  gerçekleştirmiştir. Hatta Harekât emrini vermeden önce diğer garantör  ülke olan İngiltere’ye birlikte ve Üsleri kullanarak, müdahalen yolu ile kan dökülmeden sonuca gidilmesini önermiş ama İngiltere buna yanaşmamıştır. (Garanti Antlaşmalarının ilgili maddesi gereğince Kıbrıs’ın statüsünde bir değişiklik yapılırsa garantörlerin tümü veya bir tanesi olaya müdahale edebilecekti.). Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak, Kıbrıs’ta gerçekleştirilmek üzere olan ENOSİS’i engellemiştir.

Sayfa 127’nin 3. paragrafında “1 Kasım 1974’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 3212 sayılı karar alındı” denilerek şöyle yazıldı:

“Tüm üye devletlerin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygı göstermesi gerektiğinin yanı sıra, tüm yabancı askerlerin geri çekilmesi ve göçmenlerin güvenlik içerisinde evlerine geri dönmesi için acil önlemler alınması isteniyordu.”

Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs Türklerini korumak için gerekli önlemleri almadığı, Yıllarca Türk müdahalesini önleyerek Rum-Yunan saldırı ve katliamlarının sürmesine olanak yarattığı, Rumların “Kıbrıs Cumhuriyeti” denen devleti silah zoru ile gasp ettikleri Türk çocuklarına aktarılmazken, Rum-Yunan yanlısı siyasi kararların aktarılması suretiyle, Türk Zaferi’nin kötülenmesi kabul edilemez. Gerçekleri yazmak yerine, Rum-Yunan ağzı ile Rum-Yunan propagandasına alet olunmakta, körpe beyinler yanlış bilgilerle doldurulmaktadır.

Barış Harekâtı  bunlardan mı ibarettir ki bir paragraf ayrılan Barış Harekâtına karşı, bir sayfa dolusu tepkiye yer ayrılmıştır?..

Göreviniz öğrencilere Barış Harekâtı’nı mı, yoksa Rum-Yunan yanlısı çevrelerin gösterdiği tepkileri mi öğretmektir?

Göreviniz çocuklarımıza Türk tarihini mi öğretmektir yoksa Türk Tarihine Rum-Yunan ikilisi ile işbirlikçilerinin gösterdiği tepkileri mi öğretmektir?.. 

Bu kitabı okuyan öğrenci KTBH’nın ne kadar yanlış ve dünyanın tepkisini çeken bir harekât olduğunu öğrenmekte, ama kaçınılmazlığını  ve Kıbrıs Türkünü kurtardığını öğrenememektedir. Tarih saptırılmakta ve alenen suç işlenmektedir.

Avusturya’da David Earning “Hitler’in 1945’e kadar Yahudilere yapılanlardan haberi olmadı” dediği için dava edilmiş ve 3 yıl hapse mahkûm olmuştur.

Sayfa 127’de “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal sisteminin, Kıbrıslı Türk ve Rumları ilgilendiren bir sorun olduğu ve 2 toplumun soruna çözüm bulmak için toplanmaları v.s.” cümlesi kullanılmıştır.

Bu ifade ile verilen mesaj “Kıbrıs Sorunu Kıbrıslı Türk ve Rumları ilgilendirir, Türkiye karışmasın” anlamındadır. Anavatan Türkiye’nin garantör ülke olduğunu

bilmezden geliyorlar. Türkiye’nin destek ve korumasından yoksun kalacak olan Kıbrıs Türkünün Rum ve Yunanlılar karşısında nasıl kolay lokma haline geleceğini unutuyorlar.  

Lise I. Tarih Dersi Kitabında Osmanlı İmparatorluğunu aşağılama kampanyası  var:

Sayfa 76’da “KÖLELİK” başlığı altında “Her ülkede olduğu gibi Osmanlı devletinde de köleler toplumun en alt sınıfını oluşturmaktadır.” denilmekte “köle ticaretini” simgeleyen iki de resim verilmektedir.

Osmanlı’da sınıf farkı yoktu ki köleler Avrupa ülkelerinde olduğu gibi en alt sınıfı teşkil etsinler. Osmanlı’da Savaşlarda alınan esirler vardı, Kölelik Sistemi yoktu. Hâlbuki Ortaçağ Avrupa'sında yani Skolâstik çağda, karanlık çağda halk gerçekten sınıflara ayrılıyordu ve bu sınıflardan birinden diğerine geçmek mümkün değildi (Soylular, Burjuvalar, köylüler ve Serfler-bir mal, bir meta gibi alınıp satılabilenler). Batı bu çağdışılıktan 1789 Fransız ihtilali ile kurtulmaya başlamıştır.

Osmanlı’da da sınıf farkı olmuş olsaydı “Balkanlardan Sokoloviç kasabasından devşirilen bir Hıristiyan çocuk Tevil Mehmet Paşa olabilecek miydi, Devletin en üst kademesine kadar yükselerek bir devre ismini vererek (SOKOLLU DÖNEMİ), 1566–1579 arasına mührünü vurabilecek miydi?”

Sayfa 37–38de Kurtuluş Savaşı’ndan görüntüler, İsmet Paşa ve Lozan Antlaşması imzalanırken resimler var ama ayni paragrafta önce “Lozan’da Kıbrıs’ın durumu ele alındı” diye yazıldıktan hemen sonra “Lozan’daki Türk heyeti, Kıbrıs’ı gündeme getirmedi” diye yazılmış bulunmaktadır. Kıbrıs’la ilgili 16, 20 ve 21. maddeler bilmezlikten gelinirken, ayni cümle içinde yazdıkları da birbirini tutmamaktadır.

Sayfa 55’de Bir buçuk sayfayı kapsayan ama ne olduğu belli olmayan bir resim vardır. Resmin içine de bir gazetecinin herhangi bir makalesinden, fikirlerine paralel bir paragraflık bir alıntı yapıldı. Verilen mesaj “Türkiye Kıbrıs’ı istemiyordu, İngiliz’de kalmasını tercih ediyordu” şeklindedir.

Sayfa 67de iki ayrı resimle 6–7 Eylül olayları yansıtıldı. Kıbrıs tarihi ile ilgisi yoktur. “İstanbul’da ve İzmir’de Rumlara Türkler saldırdı, mallarını yağmaladı” diyorlar. Rumların o malları Osmanlı uyruğunda, Türk milleti cephelerde savaşırken, askerlik bile yapmadan oturup ceplerini doldurmakla kazandıklarını, sonra da paralarını ve altınlarını alarak ülkeyi terk ettiklerini söylemiyorlar. Yine şunu da söylemiyorlar, “yağmalanan mal belki tekrar kazanılabilir ama Rumların katlettikleri vatandaşlarımızın can’ları bir daha asla kazanılamaz.” (Gerek Peloponnes’de,  Tripoliçe’de, gerekse Girit, Anadolu ve Kıbrıs’ta)  

Lise II. ve III. Tarih Dersi Kitabı yanlışlarla dolu:

Sayfa 12’de ilk paragrafta “1500’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu Batı karşısında zayıflama sürecine girer” denilmiştir.

1500’lü yıllar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş dönemidir ve topraklarını  kilometre kare olarak en geniş sınırlara ulaştırdığı  yıllardır (14 milyon kilometre kare). Kanuni Sultan Süleyman 1520’den 1566’ya kadar 46 yıl padişahlık yaptı. Zigetvar’da savaş alanında öldüğünde Sokollu Mehmet Paşa idareyi ele aldı ve 1579’a kadar devam eden döneme adını vererek İmparatorluğa toprak katmaya devam etti. 1453’ten 1579’a kadar geçen döneme Osmanlı İmparatorluğu’nda Yükselme Dönemi denir.  

Bizler “Kıbrıslı Müslümanlar ”  mıyız?!

Lise II ve III Tarih dersi kitabının birçok yerinde Kıbrıslı Türklerden bahsederken “Kıbrıslı Müslümanlar” denmekte veya bu meyanda çeşitli terimler kullanılmaktadır.  Bizler bu ada üzerinde yaşayan Kıbrıslı Türkleriz. Bu yaklaşımı kınıyoruz ve düzeltilerek öğrencilerimize verilmesini diliyoruz.

Avrupa Birliği milliyetçilikle ilgili terimleri istemediği için Eğitim Bakanlığı Tarafından Tarih Araştırma Komisyonu adı altında bir komisyon kurularak kitaplar taranmış ve sadece milliyetçilikle ilgili değil “Türk” kelimesi ile ilgili terimler saptanarak Eğitim Bakanlığı’na bildirilmiştir. Bu terimlerin çok büyük kısmı kitaplardan çıkarılmıştır. Operasyon devam etmektedir. Gerekli önlemler alınmazsa yakın gelecekte Avrupa Birliği ve Rum dostları istedi diye “Türk” kelimesini tümüyle kitaplardan ve belki anayasadan da kaldıracaklardır. Kıbrıs’taki Türk varlığını Rum-Yunan ikilisi değil, bu tür kafa yapısına sahip içimizdeki çevrelerin sinsi uygulamaları yok edecektir. Bu durum şu yakarışı akla getiriyor: “Tanrım sen beni dostlarımdan koru ben düşmanlarımla baş edebilirim.” “Tanrım sen bizi bizimkilerden koru, biz Rumlar hatta Avrupalılarla baş edebiliriz.”

Sayfa 20’de ‘Yerel Yönetici Müslüman Liderlik’ terimi kullanıldı.

Kitaplarda “Türk” kelimesini kullanmayarak asgariye indirmek için her tabir denenmiş ve mubah olduğu kabul edilmiştir. Bu kadarla da kalınmayarak, “yerel “Müslüman Liderliği” suçlanarak “Yönetici kalmak için İngilizlerle işbirliği yaptılar” iddiası öne çıkarılmıştır.

Türkleri katleden EOKA’nın amacı saptırılarak Türk çocuklarına “EOKA Komünistleri hedef alan bir örgüttü” denmekte ama “Müslüman liderlik” olarak tanımladıkları Kıbrıs Türk liderliği vasfına gelince “İngiliz işbirlikçisi” olarak gösterilmektedir. Dünyada hangi ulus, kendi okulunda okuttuğu tarih kitabında kendi atalarının geçmişini ve geçmişteki yöneticilerini böylesine aşağılayarak kötü, aşağılık, düşman işbirlikçisi, inançsız ve milliyetsiz diye takdim etmektedir?... Bu nasıl bir zillettir? 

Türk çocukları  için kaleme alınan ve Milli (!) Eğitim Bakanlığı tarafından, bastırılan Tarih Kitaplarında böylesi ifadelerin yer alması, Türk çocuklarına adeta “sizin atalarınız birer aşağılıktı, birer İngiliz işbirlikçisi idi” denilmesi “siz aşağılık bir nesilden geliyorsunuz” denilmesi kabul edilebilir bir yaklaşım olamaz. Bu iddialar Rum Yönetimi veya Yunanistan tarafından bastırılarak Rum çocuklarına okutulan kitaplarda yer alabilir ama ayni şeyleri Türk Tarih kitaplarına koymak için herhalde Türklükten hiç nasip almamak ve Rum’dan daha Rum olmak gerekir. Yoksa “atalarımız işbirlikçi idi, bizim de Rum veya AB işbirlikçisi olmamız doğaldır” mesajı vererek kendi vicdanlarını mı rahatlatmaya çalışıyorlar?

Sayfa 26’nın sonunda “1821 olayının sert cezalandırılması, ENOSİS idealini kamçıladı” denilmiştir.

Osmanlı Devleti bir isyanı bastırmıştır. İsyana karşı uygulanan yöntemlerin sert olduğu doğru değildir. Bu, Osmanlıyı Avrupa’da kötülemek ve dış müdahaleyi sağlamak için uydurulmuş bir Rum propagandasıdır. İsyan’ın başını çeken birkaç papaz idam edilmiş, birkaçı da sürgün edilmiştir. Bu tedbirler sertliğin değil, yürürlükteki yasaların gereğidir. Kaldı ki dış güçler tarafından tahrik edilen silahlı bir isyan sözkonusu idi. Tarih kitabındaki iddia, “Osmanlı İdaresi sert davranmasa ENOSİS istemeyeceklerdi” anlamına gelmektedir.  Zaten Kıbrıs’ın Megalo İdea kapsamına alınması yani Enosis istemi bu olaydan çok daha önce idi (1814’de idi). Osmanlı İmparatorluğu, her devlet gibi kendine karşı isyan edenler hakkında gerekli cezayı vermiştir. Sert olsa isyancıların tümünü idam eder veya zindanlara tıkar ama sürgüne göndermezdi. ENOSİS yolunu kapamak ve isyancıları cezalandırmak, sipariş üzerine tarih yazanlar nazarında suç olmuş, hatta ENOSİS isteklerini tahrik etmişmiş. (Vali Küçük Mehmet tarafından sürgüne gönderilen bazı papazlar, 1821 sonlarında Roma’da toplanarak ilk “ENOSİS Bildirisi”ni yayınladılar ve Hıristiyan krallarından ENOSİS için yardım istediler. Tarihteki ilk ENOSİS Bildirisi budur)  
 

Lise II. ve III. Tarih Dersi Kitabıda atalarımız işbirlikçi ilan ediliyor:

Sayfa 40’ta Rumların 1931 isyanı konu edilirken, Kıbrıslı Türkler 2’ye bölünerek kabulü mümkün olmayan bir tanım yapılmıştır:

a. Müslüman İngiliz vatandaşları. (Burada görüldüğü gibi Kıbrıslı Türkler için bu kitaplarda her türlü aşağılayıcı tabir kullanılmıştır.)

b. Kemalist Halkçılar… “Kemalist Halkçılar bazı konularda İngiliz yönetimine karşı Rumlarla işbirliği yaptılar” denilmektedir.

Kıbrıs’ta hangi tarihte, nerede bir Atatürkçü, Rumlarla işbirliği yapmış ki Kıbrıs’taki Kemalistler de yapsın?!!

Diğerleri, yani “Müslüman İngiliz vatandaşları da İngilizlerle işbirliği yaptılar” denilmiştir.

Özetle bu kitap Türk çocuklarına “Kıbrıs Türkünün yarısı İngiliz, yarısı da Rum işbirlikçisi idi” demektedir.   

Lise II. ve III. Tarih Dersi Kitabında da Türk İnsanına husumet popalanmaktadır:

Sayfa 39’da ilk paragrafta, Cumhuriyetin kurulduğu yıllar kastedilerek “O dönemde Türk Hükümeti’nin Kıbrıs’taki Türk varlığını muhafaza etme yönünde bir politikası yoktu” denilmektedir.  Kasıtlı yapılmış bir yanlıştır.

Lise düzeyindeki Türk çocuklarına “Türkiye’nin Kıbrıs’a ilgisizliği, Kıbrıs’taki Türk varlığına duyarsızlığı” tarih kitaplarında sıkça dile getirilmektedir. Hâlbuki o dönemde Kıbrıs’tan Türkiye’ye göçü önlemek için Atatürk Kıbrıs’a Kırklareli milletvekili Fuat Umay’ı ve Siirt Mebusu, Milliyet gazetesi sahibi Mahmut Soydan’ı görevlendirmiştir. Onların yaptıkları girişimler sonucunda göç hareketi büyük ölçüde yavaşlatılmıştır.

Atatürk’ün bu öngörüsü  ve girişimi olmasaydı belki Kıbrıs’ta bugün hiç Türk olmayacaktı. Atatürk göçü, Kıbrıs’taki Türk varlığını  gerekli gördüğü, günü geldiğinde adanın yeniden Türk toprağı olarak Anadolu ile bütünleşmesini arzuladığı için Kıbrıslı  Türklerin Türkiye’ye göç etmesini doğru bulmamıştır. Atatürk’ün “Bu adaya dikkat edin. Bu ada düşman eline geçerse Türkiye’nin bütün ikmal yolları kapanır” sözü boşuna söylenmemiştir. Atatürk Kıbrıs’ta Latin harflerine geçilebilmesi için gerekli matbaa malzemesini bizzat ödetmiş, Türkiye’nin içinde bulunduğu büyük mali sıkıntılara rağmen Kıbrıs’ta yayınlanan bazı gazetelerin ayakta durabilmesi için düzenli maddi katkı sağlamıştır.

Kıbrıslı gençlerin Türkiye’deki yüksek okullarda eğitim görebilmesi için burs dâhil her türlü  kolaylığı sağlamış, Kıbrıslıların Hami başkanlığı” görevini bizzat üstlenerek yürütmüştür. Kıbrıslılarla kendi adına bizzat ilgilenmesi için İstanbul CHP İl Başkanı Cevdet Kerim İncedayı’yı özel olarak görevlendirmiştir. Bütün bu gerçekler ortada dururken “O dönemde Türk Hükümeti’nin Kıbrıs’taki Türk varlığını muhafaza etme yönünde bir politikası yoktu” iddiasında bulunmak nankörce bir yalandan öteye geçemez. Unutulmaması gereken bir diğer gerçek de, Kıbrıs’ın Lozan’da gözden çıkarılmış olması durumunda, Kıbrıslı Türklerin de Türkiye’deki Rumlarla mübadeleye tabi tutulması pekâlâ sağlanabileceği gerçeğidir. Kıbrıs’ın günü geldiğinde Anadolu ile bütünleşmesi olanağının yaratılabilmesi için Kıbrıs’taki Türk varlığının devamında mutlak yarar görülmüş ve böyle bir mübadeleye gidilmemiştir.

Sayfa 47’de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın bir cümlesi temel alınarak “Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri göç ettirme politikası güttüğü” ima edilmekte, Şükrü Kaya’nın “Kıbrıslı Türkler eğer Rum üstünlüğünü çekilmez buluyorlarsa göç etsinler” dediği öne sürülmektedir.

Bu iddia İngiliz Valisi Storss’un raporundadır. Açıkça söylenmemiştir. İngiltere ile iyi geçinme çabalarının kapalı kapılar ardındaki bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bu iddiayı tarih kitaplarına alarak Türkiye’nin Kıbrıs’ı ve Kıbrıs Türklerini daha 1930’lu yıllarda gözden çıkardığını, “Rum üstünlüğüne boyun eğmeyenler adadan göç etsinler” politikası güttüğü iddiası doğru değildir. Bu yaklaşımla Kıbrıs Türklerine “Türkiye sizi istemiyor, her an gözden çıkarabilir” mesajı verilmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs Türklerini göç ettirme gibi bir politikası hiç olmamıştır. Tam tersine göç etmelerini önlemek için yoğun çaba harcamıştır. Bu politika Atatürk döneminde de böyle olmuş, 1963–74 yılları arasında da Kıbrıslı Türklerin Türkiye’den mülk satın alarak yerleşmesi yasaklanmak suretiyle Kıbrıs’tan göç etmelerinin önlenmesine çalışılmıştır.

Sayfa 63’te Kıbrıslıların daha çok öğretmen istemine 1945’in Türkiye’deki Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in söylediği iddia edilen şu sözü kitaba alındı:

“Bizim Misak-ı Milli dışında adalarla ilgimiz yoktur. Siz Kıbrıs Türkleri çok sürmez gelip Anadolu’ya yerleşeceksiniz. Gelirken sanat öğrenin ki Türkiye’ye yük olmayasınız, kendiniz iyi geçinesiniz.”

1945 yılında Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver değil, Hasan Ali Yücel’di. Hamdullah S. Tanrıöver 1921’de İkinci İcra Vekilleri Heyetinde idi ve Maarif Vekili (Eğitim Bakanı) idi. Döneminde İstiklal Marşı için yarışma açan, milli görüş ve söylevleri ile ünlü bir parlamenterdir.

Hamdullah S. Tanrıöver İkinci kez, Üçüncü İnönü Hükümetinde 3 Mart 1925’ten–19 Aralık 1925’e kadar Maarif Vekilliği (Eğitim Bakanlığı) yapmış ama Tarih kitaplarına yazıldığı gibi 1945 yılında ne Eğitim Bakanlığı yapmış, ne de Kıbrıs için yukarıdaki sözleri sarfetmiştir.

Türkiye, Kıbrıslıların  öğretmen istemine tümü ayrı bir değer olan öğretmenlerin arasından titizlikle seçerek Kıbrıs’a göndermiştir. Arif Nihat Asya, Behçet Kemal Çağlar, İbrahim Zeki Burdurlu ve daha niceleri bu öğretmenlerden bazılarıdır. Bizi milli bilinçten sapmamış, hayırlı vatan evlatları olarak yetiştirdiklerinden dolayı  onlara müteşekkiriz. Türk liderlerinin (Atatürk dâhil), Türk yetkililerinin (İsmet İnönü, Adnan Menderes, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Turan Güneş, Necmettin Erbakan ve diğerleri), Türkiye’deki gazetecilerin (Sedat Simavi ve diğerleri) ve yazarların, Kıbrıs ve Kıbrıslılar için söylediği onca takdire şayan söz arasında Tarih kitabına girecek sadece bu söz mü kaldı ki Türkiye insanı gençlerimize yanlış tanıtılıyor? Bu sözü bulmak için herhalde çok aramışlardır. Tesadüfen değil bilinçli olarak bu gibi sözler seçilmiştir. Amaç kopmaz Türkiye-Kıbrıs bağını yıpratmaktır. 1949’da kurulan Türk işleri Komisyonu resmi olarak Türkiye’den müdür ve öğretmenlerle, yeni okullar açılmasını istemiş ve bütün bu istekler Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından karşılanmıştır.

Bütün bu gerçekler ortada dururken, Türkiye’nin Kıbrıslıların daha çok öğretmen istemine “Bizim Misak-ı Milli dışında adalarla ilgimiz yoktur. Siz Kıbrıs Türkleri çok sürmez gelip Anadolu’ya yerleşeceksiniz. Gelirken sanat öğrenin ki Türkiye’ye yük olmayasınız, kendiniz iyi geçinesiniz.” dediğini iddia etmek tarihi gerçeklerle bağdaşır mı?

Sayfa 67’de yine bir Türk Devlet adamı olan Adnan Menderes’in Kıbrıs Türkleri TAKSİM isterken onun Taksim tezine yani Kıbrıs’taki Türklerin tezine karşı olduğu iddia edilen şu sözleri kitaba alınmıştır: “Bir vatan, terzinin önündeki kumaş parçası gibi neresinden istenirse kesilebilir bir meta değildir”

KİP, TMT kuruluş  projesi, Kıbrıs Türklerine karşılıksız silah sevkıyatı  Adnan Menderes dönemindedir. Neden Menderes bile Kıbrıs Türklerinin tezlerine karşıt düşüncede birisi olarak çocuklara öğretilmektedir?

16 Kasım 1956’da Adnan Menderes, Nihat Erim’e şu talimatı vermiştir:

“1. İngilizler adada kalacaklar diyorlarsa çıkın diyemeyiz,

2. Ama çıkacaklarsa ada Türkiye’ye verilsin,

3. Bu olmazsa ada TAKSİM edilsin,

4.  Veya “Self Government” (kendi kendini yönetme) uygulansın.

Arzu etmediğimiz adanın Yunanistan’a verilmesidir.” 

KİP (Kıbrıs  İstirdat Projesi) de Adnan Menderes’in zamanında oluşturulmuştur. Kıbrıs Türklerine karşılıksız silah sevkıyatı yine Adnan Menderes dönemindedir. TMT kuruluş projesi yine Adnan Menderes döneminde gerçekleştirilmiştir. Bütün bunlara karşın Menderes bile Kıbrıs Türklerinin tezlerine karşıt düşüncede birisi olarak çocuklara öğretilmektedir.  

Lise II. ve III. Tarih Dersi Kitabında Rum ağzıyle söylenmiş  cümleler var:

Sayfa 67’nin son paragrafında “Türklerin 6–7 Eylül 1955’te İstanbul ve İzmir’de Rum nüfus ve mallarına karşı saldırılar düzenledikleri, Rumların mallarını yağmaladıkları, saldırıların ve yağmalamanın 2 gün boyunca sürdüğü, Türk ve Rum kamuoyuna ve basınına tüm şiddetiyle yansıyarak konunun bir Türk-Yunan sorunu haline döndüğü” konu edilerek “Olaydan sonra birçok Rum’un Yunanistan’a göç ettiği” yazılmıştır.

Türkiye’de, İstanbul ve İzmir’de olan bu olayların “Kıbrıs Tarihi” olduğu iddia edilen bu kitapla ilgisi nedir?

Neden adı  “Kıbrıs Tarihi” olan bu kitaba, Türklerin Rumlara Türkiye’de uyguladığı şiddet alınıyor da Kıbrıs’ta Rumların Türklere uyguladığı 3 soykırım ve onca katliam alınmıyor?

Niye Batı Trakya Türklerine yapılan mezalim kitaba alınmıyor?

Eğer bu kitabın tarafsız yazıldığı iddiasında iseler, neden “Türk toplumunun 133 köyden kovulduğu, silah zoruyla yönetimden atıldığı, canlı canlı buldozerlerin açtığı çukurlara gömüldüğü, Ayvasıl, Erenköy, Geçitkale ve Boğaziçi saldırıları, Muratağa, Atlılar, Sandallar ve Taşkent katliamları” yazılmamıştır?

Bugün birçok ifşaatçı Rum türemiştir ve bunları kabullenip yazmaktadırlar. Toni Angastiniotis ve Makarios Druşotis kadar da mı tarafsız olamıyorlar?

Geçmişini unutan toplumların geleceği de olamaz. Tarih aynı zamanda bir erken uyarı sistemidir. AB istedi diye çocuklarımızdan milli tarihlerini gizlemekle hafızasız ve pusulasız bir gençlik yetişmesine neden olmuyor musunuz?

6–7 Eylül olaylarına (2 ayrı resimle de destekleyerek) o kadar önem verdiler ki hem ortaokul hem de lise tarih kitaplarına aldılar. Yeni Kıbrıs Tarihi kitapları yayınlanır yayınlanmaz Rum gazetelerinde “AB, Türkleri Elenler gibi düşünmeye zorluyor” diye manşet atılmıştı. Onlar Türk düşmanlığını anaokulu kitaplarından bile silmezken, Kıbrıslı Türklere ne oluyor da AB direktifleriyle milli tarihlerini kitaplardan siliyor ve Rumlar gibi düşünme zorlamasına alet oluyorlar?

Hiç yorum yok: