2009
Tarih kitaplarında Türk düşmanlığı
Yapılmakta, Türk İnsanına Husumet Pompalanmaktadır.
– Kıbrıs Tarihi Ders Kitaplarında Türk insanına husumet pompalanmakta, Türkiye ile bağlar reddedilerek zayıflatılma çabası güdülmektedir:
Orta I, Orta 2 ve Orta 3 kitaplarının “Yeni Tarih Programı ve Kitaplar Hakkında” başlıklı önsözün hemen altında “Kendi yarattığımız tarihi kendimiz yazmalı ve yeni nesillere öğretmeliyiz” kaydı konulmuştur.
Son 50–60 yılın tarihini tek başımıza kendimiz mi yarattık?!. Burada 2 farklı düşünce gizlidir:
a) İnkâr vardır, hatta inkârdan öte nankörlük vardır: “Bu tarihi kendimiz yarattık” diyorlar, böylece hem Türkiye Cumhuriyeti’nin katkılarını hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kahramanlıklarını inkâr ediyorlar.
b) “Kendimiz yarattık, istediğimiz gibi yazar ve bizden sonraki nesillere bırakırız” diyorlar. Hatta Komisyon üyelerinden bir hanım öğretmen Rum tarafında yayınlanan 11–17 Mart 2005 tarihli haftalık THE CYPRUS WEEKLY gazetesinde yer alan röportajında; “Keşke bu kitapları (Orta I, Orta II ve Orta III) Rum meslektaşlarımızla birlikte yazıp Kıbrıslı öğrencilere okutabilseydik” demiştir
Yalnız bırakılsak bugün hepimiz katliam çukurlarında olacaktık. 1963 Kanlı Noel’inin nedeninin AKRİTAS Soykırım Planı (Türkü İmha Planı) olduğunu biliyoruz.
1974’teki katliam çukurlarının nedeninin ise İFESTOS (VOLKAN) Soykırım Planı olduğunu biliyoruz. Yalnız bırakılsak, Türk askeri yetişemese, bugün bütün Türk Bölgeleri birer Muratağa, Atlılar, Sandallar, Taşkent v.s. olacak değil miydi?
Tarih yazmak tarih yapmak kadar zordur. Bu tarihi yapanlara sadık kalalım. Bugün bu topraklar üzerinde özgür ve egemen olabilmemiz için canıyla kanıyla bu toprakları vatan yapanlara saygısızlık ve nankörlük etmeyelim.
Orta I. Kıbrıs Tarihi Kitabında KKTC inkar edilmektedir.
Orta I, Orta 2 ve Orta 3 kitaplarının kapağında Kıbrıs haritasının bulunmasına karşın, KKTC’nin sınırları yok sayılmış ve haritalarda gösterilmemiştir. Özetle KKTC hiç yokmuş, tarihte böyle bir devlet kurulmamış gibi davranılmıştır. Tıpkı Annan Planı’ndan sonra geliştirilen söylemlerdeki gibi “Birleşik Kıbrıs” haritası vardır.
Tarih, kendi devletini inkâr eden bir milleti henüz yazmamıştır.
KKTC’de şu anda okutulmakta olan kitaplar hariç, Tarih; kendi devletini inkâr eden bir Hükümeti, Milli Eğitim Bakanlığını ve öğretmeni yazmamıştır. Bu kitaplarla Öğrencilere aşılanmak istenen bilinç, KKTC’nin ve Kıbrıs’taki Türk varlığının tarihi değil, “Kıbrıslılık” bilinci olgusudur. Akıllarınca yeni nesillere “Türklük” bilinci unutturularak “Kıbrıslılık” bilinci aşılanacaktır. Tarihte var olmayan “Kıbrıs milleti” yaratılmaya çalışılmaktadır. 1571’den bugüne geçen 4,5 asrın yapamadığını birkaç resim ve kitapla yapabileceklerini sananlar, gerçekte sadece kendi kendilerini aldatmaktadırlar. Annan Planı ve “Yes be annem” naraları ile yapamadıklarını çocuklarımızın beynine enjekte etmeye çalıştıkları fikirlerle yapmak istemektedirler. Bunun günümüzde adı KÜLTÜR EMPERYALİZMİDİR. Tarih kitaplarında, KKTC’nin sınırları çizilmeyen Kıbrıs haritaları ile mensubu olduğumuz devlet ret ve inkâr edilmeye çalışılmaktadır.
Türkiye’nin Kıbrıs’a komşu olduğu bile reddedilmektedir:
Kıbrıs’ın komşuları ile yakınlığı “Doğu Akdeniz kıyısı ile İberya (herhalde İber Yarımadası demek isteniyor) yarımadası arası 3700 km” diye verilmiş, “Po nehrinden-Libya’ya kadar 1800 km” denilmiştir.
Kıbrıs’ın Türkiye’ye olan yakınlığı 70 km veya 40 mildir. Ne var ki Türkiye ile Kıbrıs’ın yakınlığı bu kitaplarda hiç konu edilmiyor. Kıbrıs’ın Anadolu’ya yakınlığı gizlenmek isteniyor. Kıbrıs’ın İber yarımadası dâhil coğrafi açıdan başka ülkelerle olan mesafesi verilirken Türkiye ile olan mesafenin verilmemesi, Türkiye gibi bir ülke ve komşu yokmuş gibi davranılması ne anlama geliyor?... Bunu bir unutkanlık olarak kabullenmek mümkün mü?... Unutkanlık sözkonusu olamayacağına göre bu yaklaşımı “Türk ve Türkiye düşmanlığı” dışında izah etmek ne yazık ki mümkün değildir.
Kışın güneşli ve sis olmayan günlerinde Güney Anadolu’nun karlı Toros dağları Girne’den görülmektedir. Gece Arabaların ışıkları izlenebilmektedir.
1974 Barış Harekâtı ile Türk Ordusu’nun Girne’den Anadolu’ya yol bağlamasından kısa süre sonra (13–14 Kasım 1974’de ) Adanalı bir Türk genci olan Ersin Aydın 34 saatte Akdeniz’i yüzerek geçmiş, Girne’de törenle karşılanmıştı.
Erenköy Şehitlerimizden şair Süleyman Uluçamgil’in uzaklığı tamamıyla aradan kaldırarak Anadolu ile farkımızın sadece şive ile ilgili olduğunu anlatan mısralarını anımsatmakta yarar görüyoruz:
“İnanıyorum bir tek vatana
Yüreklere değin, dibelikten
Ne çıkar aramızda Akdeniz varsa
Ne fark var aramızda
Kimimiz “ölürken” diyoruz,
Kimimiz “ölürkana”.
Sayfa 7’de (Orta 1 Kıbrıs Tarihi kitabı) 2. paragrafında “Kıbrıs Deniz tabanından yükselen bir ada olduğundan tarihte hiçbir Anakaraya bağlı olmadı” iddiası yer almıştır.
Kıbrıs; II zamanda bir çökme ile ve yine IV. Zamanda çökme ve suların kabarması sonucu Karpaz Burnu (Kırpaşa veya Zafer Burnu) ile İskenderun Körfezi arasındaki bölüm sular altında kalması sonucunda, yarımada iken ada halini almıştır. Bu oluşum dünya ve Avrupa coğrafyacıları tarafından da kabul edilmektedir. Bu oluşum Viyana Müzesi’nde de bu şekilde tasvir edilmektedir. Kıbrıs’taki katmanlar ve bitki örtüsü ile İskenderun Körfezi’ndekilerin benzeşmesi de bunun kanıtıdır.
Amaç Türkiye ile hiçbir bağın, yakınlığın olmadığını ispatlamaktır.
Hangi amaca hizmet etmek için, tarih bu denli saptırılarak, “Kıbrıs’ın mantar gibi denizin ortasından bittiği” iddiasının bu kitaplara alındığını anlamak mümkün değildir. Bu saptırma da barışa hizmet için midir?
İstanbul’un Fethininden 557 yıl sonra İstanbul hala Konstantinopolis:
Orta I. Sınıfların tarih kitabında (sayfa 46) bugünkü Türkiye topraklarının gösterildiği bir harita üzerinde bütün Anadolu’yu kapsayacak şekilde “Konstantinopolis” yazısı konulmuştu. Yeni baskılarda “Konstantinopolis” kelimesinin yanında parantez içerisine “İstanbul” da yazılmıştır (Sayfa 53).
Orta II. Kıbrıs Tarih Ders Kitabında da Türk insanı kötüleniyor: Namık Kemal Azılı Suçlu
Sayfa 14’te son paragrafta “Osmanlı Devleti İdarecilerinin, XVIII. yy.da, Kıbrıs Adası’nı daha çok bir sürgün yeri olarak gördükleri, Mağusa Kalesi’nin ise İmparatorluğun en azılı suçlularının gönderildiği kalelerden biri olduğu” kaydedilmiş. Bu yazının tam karşısındaki sayfanın başına (sayfa 15) bir resim yerleştirilerek altına da “Namık Kemal Zindanı” diye yazılmıştır.
Bu kompozisyonla verilen mesaj “Namık Kemal’in Mağusa Kalesi’ndeki zindana gönderilen ve yukarıdaki tariflere tıpa tıp uygun azılı bir suçlu olduğu” yönündedir.
Dünya devletlerinin demokrasiye yöneldiği bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki mutlak yönetime karşı tavır koyan, haksızlığa uğrayan, ezilen milletin sinesinden çıkmış ve bu milletin “merkezi hak’e atılsa da Kürre-i arz’ı patlatıp çıkacağını” söyleyen bir hürriyet kahramanı olduğu için Osmanlı Devleti tarafından sürgüne gönderilen vatan şairi Namık Kemal, bu tarih kitaplarında Türk çocuklarına yanlış tanıtılmakta “azılı katil ve suçlu” olarak damgalanmaya çalışılmaktadır.
Milliyetçiliği tartışma kabul etmeyen, “MERKEZ-İ HÂKE ATSALAR DA BİZİ –KÜRRE-İ ARZI PATLATIR ÇIKARIZ” mısralarıyla dizginleyemediği milli heyecanını şiirlerine döken, yazdığı milli şiirler ve piyesler edebiyat derslerine konu olmuş Namık Kemal’in bir “azılı suçlu” durumuna indirgenmesi, Türk olan herkesi çok üzer. Bunu Türk öğretmenlerin yazdığı kitaptan okumak, hele bu kitapta yazılanların 12–13 yaşında öğrencilere öğretileceğini bilmek çok daha üzüntü vericidir.
Orta III. Kıbrıs Tarihi ders Kitabında Türkiye’nin Kıbrıs Türkünü istemediği iddiası yapılmaktadır:
Sayfa 34’te “Türkiye Lozan’dan sonra Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında yaşayan Türk Toplulukları ile yakın ilişki kurmaktan kaçınıyordu, bu durum 1955’lere kadar devam etti” denilmiştir.
Gerçeğe tamamen ters bir iddia ile karşı karşıyayız. Atatürk, Kıbrıs’ı da ileride Türk toprakları arasında görmek istediği için Kıbrıs’tan Türkiye’ye göçü durdurmak yolunda özel çaba harcamıştır. Milletvekili Fuat Umay ile Mahmut Soydan’ı (Milliyet gazetesi sahibi), sırf bu amaçla Kıbrıs’a göndermiş, bu milletvekilleri eliyle göç aleyhtarı kampanya gerçekleştirilmiştir.
–– Atatürk Kıbrıs’ı gözden çıkarsa ve ilgilenmese Lozan Konferansı’nda Kıbrıslı Türkleri de mübadele kapsamına aldırır, Kıbrıs adası, üzerinde Türklerin yaşamadığı bir toprak parçasına dönüşürdü.
–– Atatürk Kıbrıs’ta çıkarılan gazetelere sürekli para yardımı yapılmasını sağlamış, Kıbrıs’ta milli bilincin ayakta tutulmasını desteklemiş, yüksek tahsile giden Kıbrıs Türklerine okul kapılarını açtırmış, burs olanağı sağlamış, bunlarla da yetinmeyerek, Türkiye’de yüksek tahsilde bulunan öğrencilerin “Hami Başkanlığı” görevini fiilen yapmıştır. Bu gerçekler ortada dururken “Türkiye Lozan’dan sonra Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında yaşayan Türk Toplulukları ile yakın ilişki kurmaktan kaçınıyordu, bu durum 1955’lere kadar devam etti” gibi iddialar yapmak mümkün müdür?
Milli(!) Eğitim Bakanlığımız Anavatan Türkiye’ye karşı sinsice yürütülen malum kampanyanın maşalığını mı üstlendi?
Türk’e barbarlık iması
Sayfa 55-56’da (Yeni basılan Kitap) “İstanbul’da 6–7 Eylül olayları gerçekleşti. İki gün boyunca Rumların mallarına saldırılar düzenlendi” denilmiştir.
Niye 6–7 Eylül olaylarının gerçekleştiği yılda (1 Nisan 1955) kanlı terör örgütü EOKA’nın Kıbrıs’ta Türklere karşı eylemlere giriştiği, ENOSİS uğruna birçok Türkün şehit edildiği; sabah evden çıkanın, akşama dönüp dönmeyeceğinin bilinmediği bir döneme girildiği, EOKA’nın adaya gizlice silah yığdığı, Nihat Vasıf’ların, Lisani Ahmet Çavuş’ların, İrfan Ali’lerin ve daha yüzlercesinin her şeyden habersiz ve suçsuz, EOKA Rum yeraltı tedhiş örgütünün kurşunlarına hedef olduğu anlatılmıyor da İstanbul’da 6–7 Eylül’de Rum mallarına verilen zarar dile getiriliyor.
––Mal kayıpları herhangi bir şekilde telafi edilebilir. Ya kaybedilen canlar? Kıbrıs’ta EOKA tarafından kurşunlanan yüzlerce şehidimizi nasıl geri getireceğiz, şehitlerimizin kanlarının bedeli ne şekilde ödenecek?
Anadolu ve Kıbrıs’ta Yunan ve Rum ikilisinin gerçekleştirdiği sayısız katliam gizlenmeye çalışılırken, 6–7 Eylül olaylarının gündeme getirilerek tarih dersi kitaplarında konu edilmesi Rum-Yunan propagandası yapmak, Rum ağzı ile konuşmak değil de nedir? Kaldı ki 6–7 Eylül olaylarının meydana geldiği yer Kıbrıs coğrafyası değildir. Türkiye’de yaşanan bir olayı “Kıbrıs Tarihi” diye pazarlamak Rum pişkinliği değilse nedir?
Bu kitaplar maalesef, Türk öğrenciler için yazılmış Kıbrıs Türk Tarihi değil de, Rum tarihçilerin yazdığı, Rum çocuklarının okuyacağı bir tarih kitabına benzemektedir!
Neden ta İstanbul’daki bir olay Kıbrıs tarihi kitaplarına konu oluyor?
Bu kitapların ismi Kıbrıs Tarihi ise, önce Kıbrıs’ta yaşananlar doğru olarak yazılmalı ve öğretilmelidir. İstanbul Beyoğlu’nda birkaç konfeksiyon mağazasının camlarının kırılması, İstanbul’daki Rumların Türkiye’den tüm servetlerini de yanlarına alarak Yunanistan’a taşımaları olan 6–7 Eylül olaylarının, Rum-Yunan ikilisi tarafından istismar edilmiş biçimi ile Türk tarih kitaplarına sokuşturmak kime ve neye hizmettir?
6–7 Eylül Olaylarına paralel olarak tarihin her döneminde Türk Devleti’nin başına çorap ören Patrikhane de Türkiye dışına çıkarılmış olsaydı, bugün Lozan’a rağmen Türkiye’ye “Patriği Ekümenik olarak tanı” gibi Lozan Antlaşması’na aykırı dayatmalar sözkonusu olmayacaktı.
Fener Patrikhanesi Lozan Antlaşması’na aykırı olarak “Ekümeniklik” olarak kabul ettirilmek istenirken, amaçları İstanbul’u Hıristiyanlığın başkenti yaparak Konstantinopolis’i diriltmek, ya da yeni bir Vatikan yaratmak yolunda adım atmaktır. Megali İdea ile gerçekleştirilmek istenenlerden birisi de budur. Aradan 554 yıl geçmesine rağmen her 29 Mayıs’ta kiliselere doluşup İstanbul için timsah gözyaşları dökmelerinin nedeni de budur.
Sayfa 64’te “Türklerin kurduğu örgütler zaman zaman kişisel hesaplaşmalar için kullanıldı ve yaptıkları olaylar tepki topladı” denilmiştir.
Türklerle ilgili aynı isnat, kitabın ilerleyen sayfalarında da yer almıştır. Türkleri hep hizipleşme içerisinde, birbirlerini çekemeyen, hatta oluşturdukları örgütlerde menfaatleri icabı adam öldüren kişiler olarak tanımlayan bir tarih kitabı ile karşı karşıyayız.
Her ülke tarihinde istisnalar vardır. Ama Kıbrıs Türk tarihi için konuşacaksak:
–– Kıbrıslı Türklerin örgütlenmeye başladığı yıllar büyük bir milli sorun vardı. Liderlerimiz ve Mücahit komutanlarımız ulusal dava uğruna başlarını koymuş, halkımız başlatılan varoluş mücadelesine bütün varlığı ile destek vermiş, her türlü fedakârlığa severek katlanmıştır. Bu mücadelede kişisel hesaplar yoktu. Kıbrıs Türkü Rum-Yunan ikilisi tarafından silah zoruyla yönetimden atıldı, silah zoruyla 133 yerleşim biriminden kovuldu, 11 yıl ambargolar altında adanın %3’lük bir bölümünde hapishane hayatı yaşadı. Ortada paylaşılacak bir menfaat yoktu ki kişisel çıkarlar uğruna hesaplaşmalar içerisine girilmiş olsun. Kastedilen Ayhan Hikmet ile Muzaffer Gürkan ise bu konuda yaşananların kişisel hesap diye değerlendirilmesi tamamen yanlış bir yaklaşımdır.
Sayfa 67’de Celal Hordan’dan bahsedilerek “Kıbrıs Türk Gençlik Teşkilatının yöneticiliğini üstlendi. Ama teşkilat kuruluş amaçlarından saptı ve topluma zarar veren, toplumu rahatsız eden eylemlere yöneldi ve Hordan Türkiye’ye çağrıldı” denilmiştir.
Celal Hordan tarih kitaplarına alınırken, Türkiye’den Kıbrıs’a resmi veya gayri resmi olarak gelen, canları pahasına Bayraktarlık, Sancaktarlık, Serdarlık, Mücahitlik gibi çeşitli görevler üstlenen birçok insanın suçu nedir ki kitaplarında isimleri yoktur. Celal Hordan olayı Tarih Dersi kitaplarına özellikle alınarak, gerçekte Türkiye ve Türkiye’den gelenleri suçlamak için kullanılmıştır. Celal Hordan Kıbrıs’a resmi bir sıfatla değil, sadece Kıbrıslı bir Türkün arkadaşı olarak geldi. Adnan Menderes tarafından geri çağrıldı.
Celal Hordan olayı sayfa 68’de yeniden vurgulanarak, Kıbrıs’ta nice başarılı ve kutsal görevler ifa eden birçok Türkiyeli açıkça veya üstü kapalı isnatlara maruz bırakılmıştır. Amaç Türkiye’nin veya Türkiye’den gelenlerin suçlanması Türk, Türkiye ve Türk insanın yerilmesidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder