Salı, Aralık 06, 2011

2000-2011 ve devamında ben hiç susmadım ki !! -37-

2009
8 Mart 2009 "Dünya Kadınlar Günü" diyorlar ya…

Gelecek 14 Mart da Tıp bayramı kutlayacağız, ve bizim sayın ! Unakıtan Amerika da tedavi olup paraları Amerika' ya akıtıp Yurdumuza döndü ya...

Bir zamanlar "Beni Türk Doktorlarına emanet edin" diyen bir lider vardı ya... 

İşte bu bağlamda, size dünyada kendi dalında liderlik yapan bir ilk Türk kadınından bahsedeceğim....

o kadında bir doktor, bir öğretim üyesi olarak  bir kere daha kendisi  doktor olma sürecini ve Atatürkcü bir aile ilişkisini anlatacak....

O Bir TÜRK KADINI…

Yaşadığımız zaman diliminde herkes liderliğe soyunurken bu kadın kendi dalında dünya lideri oldu...

Bu oluşumu sağlayan iki faktör vardı, Babası ve ATATÜRK...


Tıp alanında, öğretim ve eğitim hiç bitmez bu olgu ölünceye kadar süren bir süreçdir....


O Kadın tıp dosyaları ve diplomaları bulunan odasında çalıştığı zamanlarda Atatürk portresini  arkasında değil,  tam karşısındaki duvara koyardı...

Çünkü bu davranışın bir nedeni vardı...

Aktif akademik yaşamının bir dilimin de,  turbanla derslere girme konusunda soruşturma yapılan bir öğrenci ile aralarında  geçen konuşmada, öğrenci; bu konuda neden bukadar katı olduğunu ve  “sizin arkanızda kim var hocam?...” diye sormuştu…


O kadın biraz kızarak şu cevabı verdi, “ arkana bakar mısın lütfen”   ve öğrencinin arkasında bulunan Atatürk portresini göstererek  “ İşte nedeni bu.  Çünkü o bana daima  --unutma orada benim sayemde oturuyorsun, sana bu imkanı verdiğim için sende diğer hem cinslerine aynı imkanları tanıyarak çağdaş bilimi yakalayabilirsin diyor.” demişti…


 PLASTİK, REKONSTRÜKTİF ve ESTETİK CERRAHİ dalında kendini değil,Türkiye’yi dünyaya tanıtan, ulusal ve uluslararası bilim platformunda Türkiye'yi saygın ve güvenilir konuma getirebildiği için,Uluslararası Estetik Plastik  Cerrahi Birliğinin ilk TÜRK ve ilk KADIN Başkanı seçilen yine bu kadındı…


Uzmanlık eğitimi yurt dışında olsa da, temel eğitimini bu ülkenin Atatürk Devrimlerine gönülden bağlı Cumhuriyet öğretmenlerinden alan,ve  zaman içinde ilkelerinden kopmadan ilerleyen yürekli  kadınlarımızdandır o…


Hayatını  temelde Laik Cumhuriyet ve Atatürk Devrimlerine  bağlamış olan, Türkiye’ye ilk PLASTİK, REKONSTRÜKTİF ve ESTETİK CERRAHİ dalının, Akademik Eğitimini, Hacettepe Tıp Fakültesinde başlatarak  bir çok uzman doktor ve öğretim üyesii yetiştiren, etik kurallara son derece bağlı olan  bir kadından bahsediyorum...

Şimdi o kadın kendi cümleleri ile hayatından ufak bir kesimi size anlatacak…

Bu arada  ben bir Atatürk genci olarak yetiştiysem,  varsam onun sayesinde varım dostlar….

Bu kadın benim annemdir…

Tüm kadınlarımızın Kadınlar Gününü kutlarım…

Aşağıda okuyacağınız yazı geçmişte hem Rogg & Nok resmi sitesinde hemde Ankara Tabip Odası Dergisindede yayınlanmıştı...

Dr.K.Güler GÜRSU yazdı, tek bir noktasına dokunmadan tekraren yayınlıyorum...

Baba ve Kız....

Tarih 2 Mayıs 1987....


Bir hastane odası, terminal dönemde pankreas kanserınden terminal dönemde olan birr hasta.

Son bir saattir şişen ve patlayan damar yollarına yeniden kateter takılmasını refüze ediyor ve devamlı olarak aynı cümleyi tekrarlıyor.”Geç kaldı, gecikiyor” Geç kaldığından yakındığı kişi bir kar fırtınası nedeni ile İsveç'teki toplantıdan dönüşü geciken kızıdır....

Yetmişyedi yaşındaki hasta,1910 yılında o zamanlar Osmanlı toprakları olan, Makedonya’nın Petriç kentinde varlıklı bir arı ve bal üretme çiftliği  sahibinin,  eski pehlivan Demir Ali Efendi ile Gülsüm Hanımın ikinci oğulları olarak dünyaya gelir. Henüz bebeklikten çıkıp çocukluk çağının  tadını çıkaracakları bir dönemde Birinci  Dünya Savaşının getirdiği ülkeler arası amansız savaşın yanı sıra, bölgedeki   iç çatışmalar ve Balkanlardaki Osmanlı  karşıtı ayaklanmalar bu sakin kentide vurur. Beş yaşındaki Kani, bir gün babasının atının terkisinde çiftliği dolaşıp eve  geri döndüğünde ağabeyi Mehmet’e  sarılmış anasını milislerin tüfek namluları altında kendilerini bekler bulur....


Yavaşca attan indirilen beş yaşındaki   Kani ve yedi yaşındaki Mehmetin analarının eteklerine sarılmış,yürek yakan feryatları arasında ve korkudan faltaşı gibi açılmış çocuk gözleri önünde Demir Ali Efendi at üzerinde vurulur...

Yere düştüğü anda mavzerler bir kez daha kan kusar yerde kıvranan koca cüsseli pehlivan kıvranır,can verir..
O sırada  kolları ve tüm bedeni ile üstlerine kapanarak oğullarını korumaya çalışan Gülsüm hanımda yaralanır...


Milisler atlarına binip, tehditler savurarak gözden kaybolurken çocuklarını korumaya çalışan Gülsüm Hanım ,hem yürekten  hem bedenden yaralı  konağa taşınır....

İzleyen günler ve aylar aileye sadece göz yaşı getirecektir.

Bir yanda omurilik yaralanması sonucu felç olup yatağa mahkum bir ana, bir yanda minik beyinlerinin henüz nedenini dahi kavrayamadığı bir yıldırma, tehdit ve kan ortamı...

Bütün bu acılara ve kayıplara daha fazla dayanamayan Gülsüm Hanım kısa bir süre sonra sevgili Demir Alisi ile kavuşmak üzere iki yavrusunu yetim ve öksüz olarak bırakır ve ebediyete  göçer...


Çiftliğin kahyası yaklaşmakta olan felaketi ve artık Balkanlarda Osmanlının
giderek güç kaybettiğini gözlemleyen bilge bir kişidir.


O tarihlerde henüz 17 yaşında olan kendi oğlunu da kurtarabilmek amacı ile  bir plan yapar ve  kendisi bile çocuk sayılabilecek bu  genç delikanlı iki erkek çocuğunu da yanına alarak İstanbulda yaşayan akrabalara teslim etmek üzere yollara düşer....

Edirne’ye vardıklarında daha küçük olan Kani’yi Askeri İdadiye’ye  verir,yaşı büyük olduğu için o okula alınmayan Mehmetle yola devam eder.

Hiç bir zaman öğrenilemeyecek bir nedenle küçük yavru Çorlu’da çalışmak üzere bırakılır ve bir daha kendisinden hiç haber alınamaz,ömür boyu kayıptır....

Talihsizlikler Kaniyi kovalamakda adeta ısrarlıdır bir kaç yıl sonra okulun bahçesindeki incir ağacından düşer kulağı  yaralanır, işitmesini kaybeder ve sonuçta subay olamaz diyerek okuldan çıkmak zorunda kalır.Akrabalarını, ağabeyini aramak üzere küçük çocuk yollara düşer,lakin hayal kırıklığıdır İstanbul’a varış. Hayatın ona daha beş yaşında iken biçtiği bu yaşam şeklini değiştirmeye yemin eder....


Ve bundan sonraki yıllarını tek başına, meslek edinme çabaları ile geçirir ve başarırda...Bir süre sonra kahyanın oğlu ile tekrar buluşur ve birlikte yaşamaya başlarlar....

Bu hikayeyi  43 yaşına kadar hiç kimseye anlatmayacak ve kahyanın oğlunu herkes,eşi ve çocukları bile gerçek ağabeyi olarak bilecektir...


Zaman içerisinde Ankara’ya yerleşir ve mahalle komşusu bir kıza aşık olur..



Bu,güzel sesli,ut çalan,endamlı,alımlı,hanım kız ise Rumeliden gelme bir ailenin kızıdır.Baba müstantik yani savcı Hüseyin Hüsnü bey, sevgili eşi Fehime hanımı yıllarca evvel yitirmiştir.


O evde iki oğlu ve kızı ile yaşamaktadır.

Ailenin bu yakasının  geçmişi ve özel öyküsü ise bugün burada anlatılmayacak...

Hüseyin Hüsnü bey Kurtuluş Savaşında Atatürk’e çeşitli  yerlerde görev alarak hizmet etmiş bir Adalet Bakanlığı çalışanı, Atatürk ve devrimlerine sımsıkı bağlı, ileri görüşlü aydın bir kişi.

Kimi kimsesi olmayan birine kız vermeye hiç niyetli değil.  Nadiresi  onun kıymetlisi.

Lakin iki gönül bir olunca,hele Rumeliliden başkasına ne kız verir nede alırım diyen savcı, Kani beyin de Rumelli olduğunu öğrenince sonunda pes eder ve 11 Eylül 1931 günü Kani  bey ile Nadire Hanım evlenirler.....

Daha nişanlı iken Kani bey nişanlısına derki: ”Bir tanem,bahçeli bir evimiz,bir kız ,bir oğlan çocuğumuz olacak. Oğlan mühendis olsa iyi olur,lakin kız mutlaka doktor olacak”..

Ve bu dilek yerine gelir, önce bir kız sonra bir erkek çocukları ve sonrada bahçeli güzel evleri olur.

Yıllar geçer,hiç doktor görmediği halde  küçük kız hep doktorculuk oynar ....

Bebeklerin başını veya karnını açıp aspirin koyar boşluklara tedavi için..

Yıllar içinde meslek arzuları değişim geçirirse de, liseyi başarı ile bitirip,Tıp Fakültesine baş vurur.

O yıllarda sınav olmadığı için Üniversiteye giriş lise bitiriş diplomasına göre yapılmaktadır.

Fakülte Genel Sekreteri kızımıza hemen hiç şansı olmadığını söyler, çünkü Pek İyi ile mezun olsada Edebiyat Bölümü mezunudur.

Oysa öncelik Daima Fen mezunlarınındır.

Kendisine başka bir fakülteye baş vurmasını önerir Genel Sekreter.

Aldığı  cevapsa  onu şaşırtır, kız öğrenci babasının arzusu doğrultusunda Doktor olması gerektiğini belirtir ,sıra numarası alır ve çıkar....

Genel Sekreter kızını okutan ve doktor olmasını isteyerek destekleyen bu babayı sonra tanıyıp, keşke tüm babalar sizin gibi olsa diyecektir....

İşte geçen çok uzun uzun yılların sonucunda kızımız iyi ve başarılı bir doktor olmuş ve “Bir beyaz önlük giyip dolaşsa hele kapısında Doktor Güler Gürsu yazan bir levha göreyim o gün ölsem gam yemem “ diyen babasını hep mutlu etmiş,her zaman,her karar   aşamasında “acaba babam yanımda olsa onaylarmıydı” diye düşünmüş,ve kendisine bu kadar güvenen seven ve destekleyen babasını her başarısında yürekten teşekkür etmiş yıllar boyu...


Hastalığı esnasında herkese ”Cumhurbaşkanı olsam ancak böyle bakılırdım” diyerek kızına olan güven ve sevgisini hep dile getiren o güzel insanı son dakikalarında istemeden de olsa bekleten bendim.Hastane odasına girdiğimde yüzü aydınlanmıştı fakat artık yolun sonuna geldiğimizi ikimizde biliyorduk.

Başka bir âleme göç etmek için bile beni bekliyordu.

İlginç bir biçimde ölümü ertelemeyi başarmıştı bu mücadeleci ruh.

Birbirimizi öperek, kucaklaşarak vedalaştık.

Yattığı yer nur olsun.

Eğer bu geçen 50 yıl içerisinde hastalarıma, bilime ve eğitime bir nebze katkım olabilmiş ise bunu  daha otuzlu yıllarda kız çocuğunu okutma aşkı ile yanan babama borçluyum.

Kızlar ve babalar hep yakın olurlar denir, hele benim babam gibi yokluklar,zorluklar ve yalnızlıklar içinde büyüyen bir erkişi “Kızım illada okuyacak “derse o baba baştacı edilir.

Bütün bu öykünün  bizlerle bağlantılı noktası ise ;o yıllarda genç  Cumhuriyet döneminin yeni evli çiftlere verdiği ilham ve gösterdiği yoldur,bugün hala kız çocuklarını okutup okutmama tartışması gibi akıl almaz konularla uğraşan bu toplumda ,başı dik, onurlu ,meslek sahibi veya bir biçimde memleketine ve halkına yararlı üretirler peşinde olan tüm okumuş kadınların babalarını saygı ile kucaklıyor, en büyük babaya  en yürekten sevgi ve minnetle sesleniyorum;
“iyiki vardın, ben senin sayende buralara gelebildim, her şeyimi sana ve Atatürk'e borçluyum”

Dr.K.Güler GÜRSU şahsında tüm kadınlarımıza saygılarımla...


Not:

2011 yılında ise 1000 yılın bilim kadını seçildi fakat hiç bir medya kurumu bu olayı Türkiye'de vermedi..

O bir Türk Kadını fakat türbanlı bir kadın olsa idi örneğin H. Gül gibi olan Kadınların peşinden bizim  medya ayrılmazlardı…

Evet,

1000 yılın bilim kadını arasına girmek mi yoksa H. Gül gibi kadın olmak mı...

Karar Saygın Okuyucularımın...

Hiç yorum yok: